DOLAR 32,7824 1.51%
EURO 35,0828 0.42%
ALTIN 2.457,152,78
BITCOIN 2139863-0,83%
Antalya
34°

PARÇALI BULUTLU

02:00

YATSI'YA KALAN SÜRE

İBRAHİM UYSAL yazdı / DEVLET ADAMI ve ÖRNEK SİYASİ TAVRI

İBRAHİM UYSAL yazdı / DEVLET ADAMI ve ÖRNEK SİYASİ TAVRI
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Kamuda ilk işe başladığımda, pek de kamu, Devlet “taraklarında bezim yoktu”; ne yapmam gerekirse, onu yapmam gerektiği gibi yapacaktım, o kadar.

Bizim oralarda insanların devlet ile ilişkileri mahkemeler, vergi ve tapu daireleri, bir de erkeklerin askerlik ile sınırlı idi.

Bir bakanlıkta işe başladıktan, bir de sorumlu bir yöneticilik görevi verildikten sonra Devletin ne olduğunu anlamaya başladım.

Hele hele mevzuat hazretleri ortada olunca işler büsbütün farklıydı.

Bunu öğreneceğim yerleri bile bilmiyordum. Bu konuda iki kişi bana yol gösterici oldu, ilki Üniversiteden Hocam Prof emel Doğramacı, Hacettepe yönetimde yüksel lisans yapmamı söyleyerek, diğeri de tanıdığım Sayıştay Denetçisi Abdulkadir Sev (yakınları Kadir derlerdi).

Kadir ile ilişkiler aile, bürokrasi ve günlük yaşamda sürdü gitti, taaa Hacettepe ve İbni Sina Hastaneleri’nin acillerine kadar.

Ailesi de hekim Ankara Tıp fakültesinden Dr Mustafa’nın sayesinde orada Kadir de, biz de oldukça sağlıklı bir süreç yaşadık ama yaşam denilen şeyin de bir süreci vardı.

Haziran’ın 6’sında Kadir yaşama gözlerini yumunca, bir kere daha HAZİRANDA ÖLMENİN NE KADAR ZOR  olduğunu gördük.

Gerek sayıştay günleri bir şeyler sormak için gittim zamanlar, gerekse de Cumhurbaşkanlığında çalıştığımız günler de Kadir’i sadece işini en iyi yapan adam olarak tanımıştım.

Emekli olunca, biraz da arkadaşlarının ilişkileri ile TKP ile ilişkileri bilgi donanımı, kişiliği ve dostça yaklaşımları sayesinde oldukça ilerlemişti. Partinin önemli adamları arasına girmişti ama o görünmez bir güç olarak pek ortalıkta yoktu.

Sol Portal’da yazılar yazıyor, bazı televizyon programlarında, kamu kaynaklarının yerinde kullanılması, korunması ve yönetilmesi konusunda bir yurtsever olarak söylenmesi gerekenleri söylüyordu.

Yaşamını yitirince Kadir’in bir yönünü daha fark ettim.

Kadir solcu, hatta bir Komünist Parti’nin danışmanı, yöneticisi imiş, onu gördüm.

Sovyet Rusya’nın Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurtuluş Savaşı sürecinde ve devamında Türkiye Cumhuriyeti’ne karşılıksız ya da ürün takas anlaşmaları ile yaptıkları ülke tarihinde çok önemlidir ama Amerika ile yapılan Marshall yardımları, bir yandan ülkeyi başka bir kulvara çekerken, bir amacı da Komünizm’in tu kaka yapılması idi. Bu çerçevede oldukça da başarılı olundu.

O yüzden kişilerde ve toplumun çoğunda Komünizm denilince pek olumlu bir algı olmuyordu.

Kadir yaşamını yitirdikten sonra, partisi TKP’nin destek çıkması, sahiplenmesi, cenaze töreni dahil her türlü sorumluluğu üstlenmesi, bende bir konunun hakkını vermek gerektiği duygusunu uyandırdı.

Kadir’e önce Konur Sokak’taki Nazım Hikmet Kültür Merkezinde bir uğurlama töreni düzenlendi. Parti üyesi gençlerin ellerinde bayrakları, kollarında siyah bantları ile özenli, düzenli hareketleri dikkat çekiciydi. Çok güzel ve anlamlı bir tören ve konuşmalardan sonra, Karşıyaka Mezarlığında Annesinin mezarının üstüne defin işleminde de bu gençlerin parti üye ve yöneticilerinin özenli tavırları biz dışarıdan Kadir’in dostlarının da takdirini toplamıştı.

Peki, bu kadar şeyi niçin anlattım.

Kadir düşünce olarak solcu ve bir Komünist imiş ama onun kadar da bir Devlet Adamı, Kamucu, Devletini düşünen, düşünceleri ile işini birbirinden ayıran bir adammış.

Özel yaşamında bir Komünist ama bürokratik yaşamında devletinin yanında, devletinin ve yurttaşlarının haklarını koruyan korkusuz bir savaşçı idi.

Özellikle günümüzde siyasal islamın devleti ele geçirme konusunda yaşananlarını görünce, bir komünist olarak Kadir’in Kamucu ve Devletinin yanında, onu koruyan ve kollayan adamlığı dağ gibi yükseliyordu gözümde.

Kadir’in yaşamını yitirmesi ve sonraki yaşananlar, devlet adamlığı ile kişisel düşüncelerin, tavır ve davranışların nasıl birbirinden ayrılması, kurumsal yapı Devletin nasıl yönetilmesi gerektiği konusunda önemli örneklerden biri oldu.

İlk tanıdığım Sayıştay günleri de o Devletin çıkarlarını Kamucu bir yaklaşımla kuruyup, denetlerken; daha son görev yaptığı Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurumu’nda yine devletin çıkarlarının korunması yönündeki çabası l yine takdire şayan bir şeydi.

Kadir DEVLET ADAMLIĞI şapkası ile devletini korur kollar iken, Kişisel düşüncesini işine karıştırmadan çevresine örnek bir Komünist tavrı sergiliyordu.

İşte Türkiye Cumhuriyeti, çalışanlarına yıllarca bu terbiyeyi vermiştir. Ne yazık ki, son zamanlarda nasıl 1940’ların ortalarından başlayarak “komünizm” tu kaka politikaları gündem olmuş ve başarılmış ise, bu günde Atatürkçü, Laik Türkiye Cumhuriyeti politikaları tu kaka yapılmaktadır.

Bu devletin kuruluş felsefesine, özüne dönmesine, Kadir gibi devlet adamlarının düşüncelerini kafalarında koruyarak, devletin temel ilkeleri doğrultusunda hizmet etmelerine gerek vardır.

İşte bunun en somut örneği de Abdulkadir Sev olmuştur.

Demek ki bir toplumun, milletin varlığını sürdürmesi için, düşünceler elbette ki özgür olmalı ama Devletin varlığı ve birliği için de ilkeleri korunmalı ve kollanmalıdır.

Hani  Bertolt Brecht’in dizeleri vardır ya:

“Kurtulmak yok tek başına yumruktan ve zincirden

ya hep beraber ya da hiçbirimiz”, diyen; işte öyle.

Eğer bu ülkede güzel günler görecek ve hep birlikte yaşayacak isek, KAMUDA, DEVLET YÖNETİMİNDE düşüncelerimiz bizde kalmak, seçmenin tercihleri doğrultusunda hep birlikte olmak ve yaşamak zorundayız.

Yoksa, kurtuluş yok, hiç birimize de!..

Toprağın bol olsun Abdulkadir SEV dostum.

Devamını Oku

İBRAHİM UYSAL yazdı / İNSAN HAKLARI KAMU DEVLET

İBRAHİM UYSAL yazdı / İNSAN HAKLARI KAMU DEVLET
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Yaşamda çoğu şeyi seçme hakkımız olmadığı gibi, bazı şeyleri de tek başımıza değiştirmek de olası olmuyor.

Bu yüzden Jean-Jacques Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi’nde ilk çiti çakana ve bunu dinleyenlere, uyanlara sitemi şöyleydi:

“Tarihte ilk kez bir toprak parçasının çevresini çitle çevirip ‘Burası benimdir’ diyen ve buna inanacak kadar saf olan insanlar bulabilen ilk insan, uygar topluluğunun ilk kurucusu oldu. O zaman biri çıkıyor, çitleri söküp atacak ya da hendeği dolduracak, sonra da insanlar  ‘Sakın dinlemeyin bu sahtekârı. Meyveler herkesindir. Toprak hiç kimse değil. Ve bunu unutursanız mahvolursunuz’ diye bağırsaydı, işte o adam, insan evinde kalacak, güzel suçlardan, güzel savaşlardan, güzel cinayetlerden kurtulacaktı”!..

Artık bunlara hayıflanmanın bir yeri ve anlamı yok, olan olmuştur.

İşte bu süreçlerin ardından insanlık evrimini tamamlarken, bu kez de bir şeylere inanma  gereksinimini duymuştur ve bugünkü Tek Tanrılı dinler gibi olmasa da, eldeki arkeolojik bulgular ve antropologların doğal ortamda yaşayan topluluklar üzerinde yaptıkları araştırmalarından ortaya çıkardıkları bulgular sayesinde, inanç sistemlerinin/ dinlerin, bundan 40-50 bin yıl önce ortaya çıktığını görülmektedir.

İşte bu süreç de, insanın yerleşik düzene geçmesiyle birlikte güzel yaşama arzusu ve zorunluluğundan, önce aileler, sonra da sülaleler ile başlayan oba, köy gibi yerleşim alanları oluşmaya başladı.

Veee gele gele geldik, şehirlerden kilometrelerce uzaklıkta şehirlerin “mahallesi” olmuş köylere.

Yıllar öncesi bir uyanık ilk çiti çakıp, burası benimdir ile başlayan mülkiyet ve yönetim süreci, yüzlerce yıldan bu yana devlete yani devlet /kamu yönetimlerine geçmiştir.

Devlet, toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal örgütlü bir ulusun ya da uluslar topluluğunun oluşturduğu tüzel varlık;  yönetim bilimi açısından ise, Toplumun siyasal örgütlenişi ve örgütlerinin tümü,  olarak tanımlanmaktadır.

Bu devlet gücünün yönetilmesi ise halkın “özgür” iradesi ile yapılan seçimler sonucu ortaya çıkan “seçilmişler” aracılığı ile olur. Bu süreç, iktidar sürecidir.  Seçilen iktidar /hükümet ise seçenlerin temsili hakkı ile anayasa, yasa, yönetmelik, yönergeler hazırlayıp yönetim sürecini tanımlar ve yönetir.

İktidar gücü çok önemlidir.  Çünkü, bir ülkenin insan kaynağından tutun da madenini, bütçesini her türlü kaynağını kullanma yetkisidir bu iktidar gücü ve yetkisi.

Bir de hem yerel hem de uluslararası süreci gözleyenler ve yönetmek isteyenler vardır.

Taaa uzaklardan bir Winston Churchill çıkar der ki:  “Türkiye, Türklere bırakılmayacak kadar önemlidir”.

Ülke, kendi içinden de bu gücü yönetmek isteyenlerce de doludur.  Sonuçta OLİGARŞİ denilen yönetmek isteyen güçlerin ittifakı ortaya çıkıyor.

Eğer Fransız Aristokrasisi / Krallığı güç zehirlenmesine girmese, feodalizmin üretim tarzı ile birlikte dünya genelinde tasfiye olduğunu görmezlikten gelmeyip, sanayi toplumu ile oluşan Burjuvazi ile yönetimi paylaşsa, 1789 Fransız Devrimi olmazdı.

Fransız Devrimi, Burjuvazinin feodalizmin tasfiyesi ile ortaya çıkan Sanayi Devrimi sonucunda ortaya çıkan topraksız köylülerin ittifakı sonucunda olmuştur. İktidar, bir güç dengesi ve paylaşımı, Oligarşik bir süreç oluyor.

İktidarı elinde bulunduranlara sözüm yok. Onlar hedeflemişler, yerel ve uluslararası boyutta örgütlenmişler ve sonuç elde etmişlerdir.

Sorun devletin /kamunun kaynaklarını vergileri ile yaratan ve yaşatan, askerlik yaparak, savaşarak topraklarını  koruyanların bilinçsizliğ ve duyarsızlığıdır.

İşte burada da din ve inanç da devreye giriyor.

Ortaya çıkartılan Din, Mezhep ve Etnik kavgalar da bu süreçlerin sürdürülmesi içindir ve o yüzden körüklenir.

Son zamanlarda ortaçağın cehalet batağına gömülmeye yüz tutmuş ülkemizde,  “YURTTAŞLIK BİLİNCİ”  unutturulmaya, yok edilmeye çalışılırken, Cumhuriyetin nimeti laiklik ve insan haklarının ne kadar önemli olduğu ortadadır.

Bir ülkenin yurttaşı olmanın yanısıra insan olmaktan da kaynaklanan insanların hakları vardır.

İnsan Hakları bütün dünyada İkinci Dünya Savaşından sonra önemsenmiş ve Evrensel Bildirge de, 10 Aralık 1948’de BM Genel Kurulunda, ülkemizde ise, Bakanlar Kurulu kararıyla 27 Mayıs 1949 yılında Resmi Gazete’de yayımlanarak kabul edilmiştir.

Bu yüzden insan, yurttaş olmak önemlidir ancak, bunu koruyup kollayacak devlet ve süreci yönetecek kamu yönetimleri de önemlidir.

Kamu yönetimi her ne kadar iktidarın yönetiminde, güdümünde olsa da, seçimler halka verilen en büyük güç ve olanaktır.

Bu yüzden yurttaş olmak, yurttaş bilincine sahip olmakla başlar. Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir diyen bir kültürden gelen bir toplumun, kendisi dışındaki çok şeye duyarsız kalmasını anlamak olanaklıdır da, vicdani ve insani değildir.

Devamını Oku

İBRAHİM UYSAL yazdı / BAZEN DÜŞÜNMEK İÇİMDEN GELMİYOR

İBRAHİM UYSAL yazdı / BAZEN DÜŞÜNMEK İÇİMDEN GELMİYOR
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Çocukken ailemiz ve yakın çevre, şöyle yap, böyle yap ki ayıp olmasın, adam gibi adam ol derlerdi.

Adam olup olmadığımızı bilmiyorum ama çoğu tanıdığım ve çevrem bu sözü dinledi.

Sonra okullarda öğretmenler.

O kadar ki, okulun bodrum katında masa tenisi oynarken, “eşek oğlum yeterince oynadın, git biraz da derslerine çalış” deme sorumluğunu, bizim iyiliğimiz için kendilerinde görürlerdi.

Dinledik mi, evet!..

Sonra gazeteler. Cumhuriyet, öyle bir Cumhuriyet ki, laf söyleyen olmazdı sözünün ütüne.

Tercüman, muhafazakar olsa da, yine her şeyi adabı ve edebi ölçüsünde döktürürdü sütünlarında.

Eeee ara sıra Yeni Ortam gibi ortama azıcık ses getirenler de yok muydu, elbette vardı. Çok da güzel şeyler yazarlardı.

Ha, magazin mi, onun da bir bir seviyesi vardı. Baldır bacak elbette açılırdı ama magazin kadar. Öyle cebi üç kuruş görmüş her ağzı sulananın yalayacağı yerlerde değildi.

Dergiler.Magazininden, kültüründen, siyasal içeriklisine kadar hepsinin bir seviyesi ve amacı vardı. Toplumu bir şekilde derleyip toparlıyorlardı.

Yaşar Kemal’ler, Kemal Tahir’ler, Aziz Nesin’ler, Fakir Baykurt’lar günü döktürürler iken; Ahmet Hamdi Tanpınar, Sait Faik Abasıyanık, Sinekli Bakkalından, Vurun Kahveye diyecek sözü olan Halide Edip Adıvar; Öykülerin unutulmazı Ömer Seyfetin, kaşır dururdu kaşağı ile.

Az çok gel gitleri olsa da, Peyami Safa. Bir zamanlar filmlerin ve dizilerin ilham kaynağı Reşat Nuri Gültekin.

Lafı  uzatmanın alemi yok, Kuyucaklı Yusuf, İçimizdeki Şeytan derken, Kürk Mantoyu Madonnaya giydiren Sabahattin Ali’yi, Rıfat Ilgaz’ı da ansak mı ne?

Bu yazılana Tarık Buğra’yı, Sevgi Soysal’ı, Adalet Ağaoğlu’nu, geçmişten Yunus Emre’yi, Köroğlu’nu, Şah Hatayi’yi koymasan üzülmezler mi?

Demirel, Ecevit, Türkeş, İnönü, Aybar, Boran, Baykal, Erbakan, Yılmaz derken televizyonda siyasi tartışma programlarının bir adabı ve seviyesi vardı. Ülke konuşulur, yurttaş tartışılır idi.

Sendikalar. Taksim’e 1 Mayısta milyonları yığar, Maden ocaklarından Ankara’ya Meclise günlerce yürürlerdi.

O zamanlar daha nitekim paşalar yeni yeni cesaret buluyorlardı, öyle uluorta kelam etmek için. Bir gün Memduh amca (Tağmaç) çıkıp da, sosyal uyanış ekonomik gelişmeyi aştı, bunu durdurmak gerekiyor, demez mi!..

Bu defa yıllar 1980’leri gösterince bir Henry Kissinger çıkar ortaya ve Biz iktidarı olduğu kadar muhalefeti de dizayn ederiz, demez mi?

Dizayn edile edile geldik bu günlere.

Süleyman Amca bu günleri görse, bize plan değil, pilav lazım, dediğine bin pişman olurdu sanki. O ki devlet umuru görmüş, devletin merdivenlerini basamak basamak tırmanmış idi;  Planı da bilirdi, bütçeyi de.

Sonra çağ atlamaya heves ettik.

O kadar hızlı atladık ki, bu kez yüz yıl ile değil, bin yıl ile milenyum atlıyordu ve ikinci milenyuma, ikinci bin yıla giriyor idik.

Keşke Milenyum’a girmeseydik, keşke tarım devrimi hiç olmasaydı da, JJ Rouseou ilk çiti çakan insana TOPLUM SÖZLEŞMESİ’NDE,  ettiği sitemleri etmese, biz de bu kara günleri yaşamasaydık.

Hoş bir çok filozof, düşünür insanlığın iyilikten ve güzellikten yana yol aldığını söyler ama o zaman neden savaşlar sorusuna, bana bu açıdan verilecek yanıt pek inandırıcı gelmez.

Artık uyanalım. Geçmişte dünya nasıl dönmüş, kimler döndürmüş.  Hatta üç kıtada 600 yıl yaşamış, bir zamanlar çağ bile değiştirmiş bir devletin içinde kurucu bir millet olarak, bizim yetkililer bile nelere, niçin karar vermişler. Düşünsek mi?

Keşke Yavuz Sultan Selim değil de, Fatih Sultan Mehmet, Sultan II Mahmutlar çok olsaydı. Keşke Mustafa Kemal Paşa (Atatürk) bambaşka koşullarda ve daha uzun bu ülkeyi yönetseydi.

Dünyanın tüm insanlarını ve ülkeleri ilgilendiren iki önemli sorun vardır. GÖÇLER ve EKONOMİK GELİŞMELER (Sanayi).

Tarihteki  Kavimler Göçü, Türklerin Ergenekondan çıkmaları, Avrupalıların 15. yüzyılda yeni kıtalar keşfetmek için denizaşırı torpakları keşfi ve göçü.

Feodal üretim tarzının değişmeye başlaması ve sonunda feodalizmin tasfiyesi; bunu 1750’ler ile birlikte sanayi devriminin takip etmesi;  makineleşme ve üretim planlaması, özellikle İngiltere’nin öncülük ettiği bir sanayi devrimi süreci,  dünyanın ekonomik kaynaklarının PAYLAŞIMI  ardından da Birinci ve İkinci Dünya (Paylaşım) Savaşları;

Ülkelerin sınırlarını ve yönetim şekillerini değiştirmiştir.

Geniş halk kitlelerinin yönetime ve üretime katılıp ülkenin kaynaklarından pay aldığı örnek bir süreç, 1789 Fransız Devrimi ile başlar ve 1917 Rus Sosyalist (Bolşevik) Devrimi ile ortaya çıkar.

Kapitalizmin üretim ilişkileri 20. yüzyılın sonlarında ve 21. yüzyılda bilgisayar çağı ve teknolojisi ile yepyeni bir sürece girmiştir.  Üretim ilişkileri yeniden değişmiştir.

Çoğu insan farkında değil ama üç gün sonra yapay zeka uygulama süreçleri, bir çok kişi işin us ve istihdam sorununu yaşatacaktır.

Elbette ki bilimsel ve teknolojik gelişmeler olacak ama burada bu gelişmeler kimin ya da kimlerin lehine olacak.

Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de işsizlik, geçim sıkınıtısı hata açlık daha görünür olacaktır.

Unutmayın iktidarları halk, yurttaşlar seçermiş gibi yaparlar ama olanlar kimlerin  lehine gelişir, kendiniz karar verin.

Bu süreçleri gören ve önlem alınsın diyen kitleler,  örgütlü kesimler seslerini duyurmaya başladılar.

Özellikle ülkemize yakın bölge ve güney Asya’da kaygılı bir süreç kendini göstermeye başladı.

İktidar her zaman ne yapacağını bilir, öğretirler. Öyle kocaman bir ülke, ekonomi saldım çayıra mevlam kayıra olmaz.

Gel gör ki, sıradan sıkıntıları yaşayacak insanlar, yurttaşlar ise öyle kaygısız ki, ört ki ölem!..

Bu süreçleri siyasi olarak yönetecek ise elbette ki muhalefettir, onu da belirleyecek yurttaşlardır.

Son süreçte 31 Mart yerel seçimleri bir uyanış, başkaldırı gibi işaretler verse de, doğru süreçler yönetilmez ise, umutlar ile fırsatların nasıl kaybolup gittiği umarım gören, yaşayan olmaz.

Ben iktidarın süreç yönetimi konusunda başarısına söz söylemem,  onlar iktidarda kalmayı hedefliyorlar  ise, ülke kaynaklarını adil paylaştırmak zorundalar.

Bir çok ekonomik uygulama köprü, yol yapımları ve ödemeleri  gözden geçirilmek zorundadır.

1789 Fransız Devrimi, Fransız Sarayı ve Aristokrasinin, yeni gelişen Burjuvaziyi ciddiye almamasından ve Fransız Burjuvazisinin de yoksul köylüler ile ittifakından doğmuştur.

Kim ne anlar bilemem de durum budur.

“Nereye gideceğini bilmeyenlerin, hangi yoldan gideceklerinin bir önemi yoktur!..”

Devamını Oku

İBRAHİM UYSAL yazdı / DELİ KIZIN TÜRKÜSÜ MASUM DEĞİLİZ HİÇ BİRİMİZ

İBRAHİM UYSAL yazdı / DELİ KIZIN TÜRKÜSÜ MASUM DEĞİLİZ HİÇ BİRİMİZ
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Huyum kurusun hep bir şeyleri okur, bir şeylere bakar ve herkes için de nasıl iyi olur diye düşünürüm.

Bu küçükken ailede, “aman konu komşu elinde bir şey yerken görmesin, bulan olur, bulamayan da, insanların içini geçirtme (özendirme)” ile başladı;

Sonra okullarda, insan sosyal bir varlıktır, kendisi için olduğu kadar çevresi, toplumu ve milleti için de düşünmek ve yaşamak zorundadır ile sürdü.

İş yaşamında, “harama el sürülmez” ile ailede başlayan anlayış sürdü gitti. Bu devleti Çanakkale’de, Sakarya’da, Dumlupınar’da şehit olup, milleti de Türk Milleti olsun diye her şeyini feda edenler kurdu; çocukları, torunları rahat ve özgür yaşasınlar anlayışı ve kutsiyeti ile eğittiler bizleri AİLEDE DE, OKULDA DA.

Bizler de “devletin malı yokun, yoksulun ve yetimin malıdır” diyerek gözümüz gibi koruduk. En azından yapmamız gerekenleri yaparken, korumamız gerekenleri korurken.

Her ne kadar, lise bitince başladığım ilk yüksek okulda bir iftira ile “sağ görüşlü öğrencileri darp” ile suçlayan yargı mensubu, olayın olduğu saate derste olduğumu bile sorgulamadan beni bugün yerinde yeller esen Antalya Kapalı Ceza Evine tıksa da;

Bir öğle vakti arkadaşlarım ile Hacettepe Beytepe’de öğrenci yemekhanesine giderken, bir 27 Nisan günü askerlere emir veren Saadettin Yüzbaşının emri ile sağ kaşım bir tüfek kabzası ile dört dikişlik yarılsa da, yedek subay iken sebepsiz sürgün yesem de, ilk ise başladığım kurumun Genel Müdürü ŞAHAP AR, “ben elamanlarıma güvenirim, güvenlik soruşturması falan istemem” demesiyle, kamuya, devlete olan geleneksel güvenim bir kat daha arttı.

Yanlış olan devlet değildi, yanlış olan devleti babasının çiftliği sananlar, devleti, “devletin malı deniz, yemeyen domuz” diye bilenler idi.

Bürokratik yaşamını sıradan bir masada başlayıp, devletin en tepelerinde bitiren;

Sosyal yaşam olarak doğduğu, büyüdüğü  topraklara hep bir boynunun borcu olduğunu düşünen birisi olup, şehrimin Ankara’da ki derneğinde, yönetiminden vali, bakan, üst düzey yöneticiler çıkan yapıda yıllarca başkanlık ve yöneticilik yaptım; bu günler kapısına neredeyse kilit vurulmak üzere olan (eskiden her gün açılan yer, bu günler haftada sadece öğleden sonraları üç gün açılabiliyor) Antalyalılar Evini, dönemin başkanları Bekir KUMBUL ve Menderes TÜREL’in içten destekleri ile açtık ve yıllarca kendi kişisel ilişkilerimizi de kullanarak Ankara’da “Antalyalılar Portakal Gecesi” yapıp, Ankara ve Antalya’dan gelenler ile birlikte dertleştik, eğlendik, dertlere deva olmaya çalıştık.

Bu, bir Kamucu /Devletçi ve Halkçı bir yaklaşım idi. Her ne kadar bu durumlarda kaynak kamunun olsa da, emek, özveri ve az da olsa sorunlara çözümde yöneticilerin de elleri ceplerine gidiyordu, az maaşımızı öğrenciler ile,  parası kalmamış hasta yakınları ile paylaşıyorduk.

Geçenlerde sanal ortam da bir video izledim, konuşan kişi on yıldır pirzola (et) yemediğini söylüyor ve bunun sebebinin “kendisi ve kendisi gibi olanlar” diyerek, süreci özetliyordu.

Buraya yazmak bile gereksiz, bu yazıyı görecek herkesin yaşadığı çarpıklıkları bir on bin lira maaş alıp, on yerden binlerce lira maaş alanları seçip, alkışlayanlara kızıyordu.

Hani söz ve müziği Yusuf Nalkesen’in Hüzzam Makamında bir şarkısı vardır ya, “Olanlar oldu, geçti artık, sen ne dersen de

Benim kadar suçlusun, suçlusun bunda sen de

Tek ben mi sebep oldum bu hâle gelmemize

Benim kadar suçlusun, suçlusun bunda sen de” diye;

Bugün olanlardan hepimiz öyle ya da böyle suçluyuz. Kimimiz yanlış yaparak, kimimiz yanlışı alkışlayarak, kimimiz yanlışı seçmeyi sürdürerek. Meral Okay’ın sözlerini yazıp, Uzay Heparı’nın bestelediği “Masum değiliz hiçbirimiz” diyen Sezen Aksu şarkısında:

“İçindeki çocuğa sarıl / Sana insanı anlatır/ Eller günahkar/ Diller günahkar/ Bir çağ yangını bu bütün/ Dünya günahkar” diyen Deli Kızın Türküsü gibiyiz.

Son aylarda kişisel sanal sayfamda ve gazete köşelerinde yeni şeyler yazmak içimden gelmiyor.  Artık seçimler geçmiş, bir mesaj verilmiş ama bu hep aynı, kaybeden suçunu kabul etmiyor, kazanan da ne bedel ödedi ise, her şeyin sebebini kendisi sanıyor.

Bize küçükken, “emek olmadan yemek olmaz”, “elden gelen öğün olmaz, o da vaktinde gelmez” derlerdi.

Hele bir de “Bayramda köpek canlanmaz” sözü vardır ki, ne diyeyim. Bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de bütün kazanan siyasileri, yoktan var olmuş yetim hakkı yese de zengin olmuşların hepsini iktidarda muhalefette hepsini alkışlıyorum. Aferin.

Onların derdi bu şatafatlı yaşamı  sürdürmek, bu devranı döndürmek.

Eyyyyy, bütün bunlardan şikayet eden yurttaşım, senin derdin belli de, sen ne zaman “bal tutan, parmağını yalar”dan,  “komşuda pişer, bize de düşür”den vazgeçeceksin.

Bu bir şikayet yazısı değil, farkındalık olsun diye. O yüzden kaç gündür elim kaleme gitmiyor.

Çünkü sen, ne kendinin, ne derdinin ne de senin derdin ile dertlenenlerin farkındasın.

Ne diyeyim!..

Devamını Oku

İBRAHİM UYSAL yazdı / DOKTORU DÖVDÜK ÖĞRETMENİ ÖLDÜRDÜK

İBRAHİM UYSAL yazdı / DOKTORU DÖVDÜK ÖĞRETMENİ ÖLDÜRDÜK
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Öyle bir döneme geldik ki, artık iki satır yazmak bile içimden gelmiyor.

Neden mi?

Yanıtı çok ve basit.

Ne yazarsan yaz bir halta yaramıyor, sanki kendimi tatmin etmeye ihtiyacım var da, ortaya iki satır yazıp muhterem olacakmışım. Umurumda değil.

Memleketin en güzel yerinde doğmuş, aillelerinden birinde yetişmiş, hasbelkader son derce güzel bir bürokrasi yaşamı olmuş ve emekli olmuş birisi olarak, artık “ağzı olanın konuştuğu” bir ortamda polemiğe girmeye de hiç niyetim yok.

Tıpkı, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980’ler dahil ülkenin bütün karanlık  günlerinin acısını ve sıkıntısını yaşayan  Avukat, Şair Necati Siyahkan’ın dizelerinde saydığı gibi bir düşünce ve yaşamımız oldu. O yüzden böyle basit ve sıradan şeyler, iki satır ile havalanacak, gaza gelecek günleri çoktan geçtik ve ben de  Necati Siyahkan gibi diyorum ki:

“Ve kavgasız geçen günlerimin neşesi yoktur.  /Yasamımızda/ Akvaryumlu meyhanelerde/ zümrüt yeşili gözlere/ türkü yakmak yok

Biz çoktan erittik/ Yüreklerimizin çelik potasında/ sütun bacaklı kızların/ gözbebeklerini

Yasamımızda/ Kilit vurulmuş/ yasak kapıları/ kırmak yok/ Açmak var”.

Neden buralara geldim. Yazayım.

Aylar önce televizyonlarda çıktı, kırsal kesimden (ben de o kırsal kesimde büyüdüm ama bana bir terbiye vermişlerdi) T.T isimli bir kadın sokak röportajında:

“25 sene önce doktorlar bizi azarlardı. Şu an biz doktor beğenmeyip doktor dövüyoruz”, diyecek kadar arsızlaşıyordu.  Elbette ki mesleğe hakaret, toplumdan infial yaratmak, gençleri suça özendirmek gibi bir dava ya da soruşturma da açılmadı bildiğim kadar.

Bu yetmez miş gibi, iki gün önce İstanbulu’un göbeğinde bir okulun müdürlüğünü yapan İBRAHİM OKUTGAN,  Suriye/Irak uyruklu bir öğrenci tarafından iki kurşun sıkılarak odasında öldürülüyordu.

Dahası, bu ülkenin aydını sayılacak, şu anda da Yunanistan’da yaşayan bir  yazar Sevan Nişanyan sosyal medya hesabından yaptığı ve bir çok basın yayın organında paylaşılan skandal paylaşımında, lise müdürü İbrahim Okutgan’ı silahla vurarak öldüren Irak/Suriye asıllı öğrenciyi savunup öğretmenlere ve Atatürk’e hakaret ettiği paylaşımları yapıyordu.

Sorun yaşanıldan ve bir çok kişin sandığından daha büyük.

Bir kere  “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir”, diyen ve Osmanlı’nın 72 buçuk milletinin 36’sını bir arada tutarak bir devlet kurup, millet yaratmış bir kişiye hakareti asla kabul edilemez.

Öğrenciyi abuk subuk düşünceleri ile savunan kişinin ermeni olması, İbrahim Öğretmeni öldüren kişin de Suriye/Irak’lı olması etnik acıdan suçlanmalarını gerektirmez ama ortada çok ciddi bir sorunu gösterir.

İngiltere, Yunanistan gibi bir çok ülke, TEMEL EĞİTİM sayılan İLK ÖĞRETİMİ özelleştirmeden, DEVLETİN KONTROLÜNDE  yapmaktadırlar, gerekçesi ise, ULUSAL BİRLİĞİN YARATILMASI ve Yurttaşların sağlıklı ve doğru bilgilendirilmesi.

Ülkede eğitimin özelleştirilmesi başlı başına bir sorun ama onu ileride yaşayanlar şikayet etsinler, ben ulusal bilinci kaybolmasına sebep olan ilk öğretimin özelleştirilmesine ve eğitim birliğinden uzaklaştırlmasına dikkat çekmek isterim.

Bir başka sorun ise, sığınmacı, göçmen, ilticacı adı altında mayınlar temizlenerek, gümrük kapıları gevşetilerek gelen  milyonlarca yabancı ile bir zaman sonra başka sorunlar yaşanacaktır.

Bu yaşanan olaylar umarım birlerini cesaretlendirmez.

Türkiye Cumhuriyeti’ni herkesin bir masaya yatırıp, neler oluyor bu zavallı ülkeme demenin vakti gelip geçmesin.

Açlık bir şekilde çözülür de, kimliksizlik, kişliksiz ve yurtsuzluk hiç kimsenin tek başına çözebileceği bir durum olmaz.

İsterseniz herkes başını ellerinin arasına alsın bir düşünsün.

Siyasiler, liderler gelip geçer de, yaşanacak yer bulmak zordur. Saddam da, Orta doğudaki liderler de gitti yeni liderleri geldi ama ülkeleri elden gidince soluğu Türkiye’de aldılar.

Siz soluğu nerde almayı düşünüyorsunuz?

Devamını Oku